Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül soruyor: “Bugün eğer Ege’de Rumlar
devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi,
bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?”
Soru basit, hadi cevap ver.
Tek
başına bir anlamı yok tabii. Hatta tek başına okunsa “Allah söyletmiş”
ya da “gönülden söylenmiş sözler” de denebilir. Nitekim dünyanın birçok
yerinde “Türkiye etnik temizliği kabul etti”, “Türkiye’de resmî görüş
değişiyor” gibi olumlu yorumlarla karşılayanlar da olmuş.
Oysa
işin aslı öyle değil. Zira Bakan “bugünkü devlet”i olumlayarak soruyor
sorusunu. “Şunlar devam etseydi bugünkü devlet olur muydu” derken de
eğer bugünkü devleti olumluyorsan, o devam etmeyen şeylerin devam
etmemesinden de memnunsun demektir. Açık açık da söylemiş zaten –ben
niye bu kadar uğraşıyorsam?..
Birçok yabancı, “bir savunma
bakanı niye bunlarla ilgileniyor” diye de sorabilir tabii. Türkiye’yi
biraz bileni de “savunma”nın bu ülkede başka bir egemenin tekelinde
olduğunu bildiğinden, savunma bakanının asıl işini yapamadığı için
mecburen başka şeylerle (demografik yapı, ekonomi vs.) ilgilendiğini
düşünebilirdi. Ama Türkiye’yi biraz daha tanısa, azınlıkların bu ülkede
tam da bu alanda değerlendirildiğini bilecek, hatta eğitim kitaplarında
azınlıklardan sadece Lise Milli Güvenlik Ders Kitabı’nda bahsedildiğini
bilecek ve Bakan’ın bu ilgisine hiç şaşırmayacaktı. Kısacası, savunma
bakanı işini yapıyor.
Ciddiyete davet edildiğimi duyar gibi oluyorum. O yüzden bundan sonrası çok ciddi olacak. Soru neydi?..
“Rumlar, Ermeniler (YAŞAMAYA) devam etseydi, bugün Türkiye aynı milli devlet olabilir miydi?”
“Hayır olmazdı.” Basit soruya basit cevap.
Sen
kalk, yokluğuma övgü düz, sonra da o yokluğum üzerine bir ülkenin
kurulduğunu ifade et, o ülkenin bugünkü halini makbul gör, ondan sonra
da ‘olsalardı ne olurdu halimiz’ diye iç geçir. Kendi ayağına kurşun
sıkmanın tarifi gibi bir şey. ‘Sana ne’ diyeceksiniz. Sıkmışsa sıkmış.
O ayakla sizin birlikteliğinizi çoktan koparmadılar mı zaten? Gerçekten
de işin bu bölümünden artık bana ne...
Tabii işin en acı tarafı,
Bakan’ın söylediklerinin büyük bölümünün maalesef doğru olması. Peki,
doğruysa doğru, sorun ne? Bakan doğruyu söylüyor ama doğruyu yanlış
söylüyor. Yüreğimizin tavan aralarına, bodrum katlarına koyup,
gittiğimiz her yere beraberimizde götürdüğümüz, kırılgan acılarla dolu
sandıklarımızı oradan oraya savuruyor. Zar zor, ite kaka vardığımız “O
dönem herkes çok acılar çekti” kavşağından, direksiyonu birden bire
“iyi oldu” sokağına kırıyor. Olanları doğru söylüyor ama olanların
doğru olduğunu da söylüyor.
Şu soruya hakkıyla cevap verelim şimdi...
“Hayır, aynı olmazdı. Süper olurdu.”
Sen ne diyorsun?
Bütün
ülke üç noktaya birikmez, kırk küsur merkez olurdu. Yirmi, otuz yıllık
fidan hayatlarımız değil, kadim bir orman gibi kültürümüz olurdu.
Anasının doğduğu yerde doğabilirdi herkes, işte o zaman ülke,
“memleket” olurdu.
Ben neler söylüyorum?
Hiçbir şey
değişmese bile en azından o insanlar bugün yanımızda, bizimle yaşıyor
olurdu. Hiçbir şey değişmese bile en azından sen bu ülkede savunma
bakanı olmazdın. Olsan da böyle düşünmezdin. Düşünsen de böyle
konuşacak cesaret bulamazdın. Konuşsan da ertesi gün hâlâ bakan
olmazdın.
Bir daha bakalım, savunma bakanı neyi savunuyor?..
Olmamamızın
iyi olduğunu savunuyor. Tehcir ve mübadelenin Türkiye için çok hayırlı
olduğunu savunuyor. Bunca yıl söyleyip duracaksın ‘öyle bir niyet
yoktu, bunlar savaş tedbiri’ falan filan diye; ondan sonra da, bu
“gönülsüz tedbirler”den nasıl fayda sağladığını, onların üzerine nasıl
inşa olduğunu falan, rahat rahat anlatacaksın.
Bu gönülsüz tedbirlerin anlamının “milyonlarca can” olduğunu ayrı bir cümlede söyleyeyim dedim, yoksa ağır olacak...
Çok
sık unutulan ilginç bir şey söyleyeceğim: Biz hâlâ varız. İşte şu
kadarız bu kadarız. Azız mazız, azınlığız, ama varız. Bizim de (yani şu
an olanlarımızın da) olmamamızı mı istiyor Bakan?
“Yok” diyecek
elbet. “Estağfurullah. Olur mu hiç öyle şey; sizin başımızın üstünde
yeriniz var.” Madem bizim olmamızın bir mahzuru yok o ölenler, o
gidenler de olsaydı... Ama o bunun cevabını vermiş. Onlar işte verimli
topraktaydı, adadaydı modadaydı, paralar onlardaydı... “O verimli
topraklar, o paralar babanın malıydı da hileyle hurdayla mı aldılar,
yalanla dolanla mı aldılar? Onlar, o verimli topraklara gökten zembille
mi indiler” diye sorarlar adama.
Bu resmî tez benim kafamı iyice
karıştırdı. O insanlar tedbiren mi sürüldüler, yoksa verimli
topraklardalar diye mi sürüldüler? Unutmuşum, zaten Ermeniler Ermeni
oldukları için sürülmemişlerdi... Sadede geliyoruz galiba. Tabii o
zaman “soykırım”dan yırtmak için verimli topraklardaki
müslim-gayrimüslim herkes sürüldü” gibi bir şey söylemek gerekecek –o
tarih de yakında yazılır herhalde.
Sermayenin
“milli”leştirilmesiyle (hele böyle millileştirme) liberal ekonominin
aynı cümlede nasıl kullanıldığını da bir uzman bize anlatır artık. Sen
“milli”yi böyle tarif et, “millet”i, “Türk”ü böyle tarif et ondan sonra
da çıkıp “tek millet” diye slogan attığında karşı çıkanlara kapıyı
göster. “Ben Türk değilim” diyene de kız.
Çok ciddi bir önerim
var. Hani göz bebeklerimizi, civcivlerimizi her pazartesi sabahı,
torna-tesviye sıralarına oturtmadan önce, beton bahçelerde topluyoruz
ya, hani onlara şuur aşılayıp, tekleştirip, kutsal amaçlara kanalize
edip, dar borulardan geçiriyoruz ya. Hani hep bir ağızdan ant
içtiriyoruz ya: “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye... Azınlık
okullarında şöyle dedirtelim çocuklara mesele kapansın: “Yokluğum Türk
varlığına armağan olsun.”
İnkârdan ikrara doğru yol alınacağını
elbette öngörebilirdik de, o ikrarın böyle gönülden bir ikrar, yaşananı
olumlayan bir ikrar olacağını da doğrusu tahmin edemezdik.
“Gönülsüz
tedbirler”den, “gönüllü yokluğumuz”a, resmî ağzın önlenemez evrimine
tanık oluyoruz. İç ses artık işkembede durmuyor, duramıyor. Ne de olsa
egemenler inkârı sevmez. “Madem egemenim, niye inkâr edeyim?”
Egemenlerin “İnkâr Hanı”nda konaklamaları geçicidir hep; o, hanın
jeopolitik önemindendir, konjonktür baskısındandır, meşruiyet
derdindendir. Zincirinden boşaldı mı “İkrar Evi”ne dönmek ister, evi
gibi yoktur onun. Gönlünde yatan aslan kükrer: Yaptımsa yaptım; yine
yaparım!
Sür kardeşim o zaman. Gönlümüz zaten sürüldü çoktan.
İliklerimize işlemiş kör olası ilkeler sayesinde zaten zar zor
durduğumuz memleketimizden, atalarımızın, daha da önemlisi
torunlarımızın yüzüne bakacak onurlu bir duruş uğruna ağız dolusu lafı
yiyip yuttuğumuz, her gün yaşamaya çalışarak yaşadığımız DÜNYAMIZDAN,
sür bizi de gayrı. Sür gitsin, sür bitsin. Bu lafı yutmayacağım ben.
Ama
niye süreceksin? Bizim etimiz ne budumuz ne? Dişinin kovuğuna gitmez.
Zaten biz sürüyüz. Egemenliğe ortak olmayı istemek yerine, egemenin
akıllısını ister ya sürüler, bizimki de o misal; oturmuş egemenin
akılsızlığından bahsedip, egemen uyarıyoruz. Bu kadarı da fazla, bu iş
böyle göstere göstere de yapılmaz ki. Vicdan evinden hiç mi geçmedi
yolun?